23 Nisan 2011 Cumartesi

EDİRNE

Günlerden bir gün, günübirlik Edirne.
Medeni, yardımsever, hoşsohbet insanlarıyla,
Güleryüzüyle, neşesiyle
İçinde yaşayanların da, kendisi kadar güzel olduğu şehirlerden...
Batı ve klasik türk kültürünün hoş bir karışımı.
Ünlü tarihçilere göre, konumu nedeniyle, dünya üzerinde en çok savaşın (16 büyük savaş) yaşandığı kent, günümüzde ise kimsenin kimseye karışmadığı sakin sokaklarında gecenin bir yarısı yürüyebileceğiniz kadar güvenli.

Aç karnına dolaşılmasın, önce Alipaşa Çarşısın'dan çıktıktan sonra Ortakapı Caddesi'nin köşesindeki Ciğerci Niyazi Usta'da yaprak ciğer yensin, yanında çok acı, kızarmış kırmızı biberler olsun, cacık unutulmasın.



Muhakkak görülmesi gereken yerler şöyle özetlenebilir;

Merkezdeki arastaları dolaşın, alınacak kayda değer bir şey yok ancak tarihi doku çok hoş.
Tıp müzesine çevrilmiş Beyazıd Külliyesi darüşşifası ile görmeye değer. Balkan Savaşları ve Arkeoloji ve Etnografya Müzesi, Büyük sinagog (maalesef kalıntı halinde), Kırkpınar güreşlerinin yapıldığı Saray İçi bölgesi.
Üç Şerefeli Camii'nin kapı işlemeleri, 3 farklı yoldan çıkılan minaresi. Eski Camii'nin kaligrafileri.
Eski Osmanlı başkentinde, tarihte adı geçen  Edirne Sarayı'nı arayanlar için not; 1877-1878 Osmanlı-Rus harbinde düşmanın eline geçmesin diye havaya uçurulan saraydan geriye yalnızca harabeler kalmış durumda.

Veeee...Uzaktan bakınca şehir tarafından kucaklanmış gibi görünen görkemli Selimiye.
Her seferinde bıkmadan usanmadan yeniden yeniden hayran kaldığım Büyük usta Mimar Sinan.
31,28 metre çapındaki devasa kubbesi, pencerelerden içeri düşen ışık huzmeleri, akustiği nefes kesiyor.
Kubbenin ve O'nun büyüklüğü altında küçücük hissediyorsunuz.










Yorulup, biraz kafa dinlemek istediğinizde huzur kaynağı Meriç kıyısına buyrun. Restaurantlarda yemek yenebilir (Lalezar'ı özellikle tavsiye ederim), çay bahçelerinde oturulabilir. Otururken bir Rumeli havası mırıldanılabilir.







Gitmişken Keçecizade'den badem ezmesi ve Kavala Kurabiyesi almak şarttır.:)


Bir çok büyük şehirle mukayese edildiğinde küçük görünse de, nasıl medeni bir şehir olunur sorusunun cevabı olabilecek Edirne; neşelidir, sıcaktır, renklidir,ucuzdur, özgürdür, demokrattır,memleketimdir.




23 Mart 2011 Çarşamba

IN THE MOOD FOR LOVE










Bir ritüeldir In the Mood for Love.
Yumeji’s Theme çalar.
Yağmur yağar.
Kadın hep birbirinden güzel elbiseler giyer.
Erkek ‘’ Kıyamete dek kalbim sana ait ’’ der.
İkisinin de gözlerinden aşk akar.


Ağır ağır, her anı yücelterek, her küçük ayrıntının hakkını vererek dolanıyor Wong Kar Wai kamerası Hong Kong sokaklarında, evlerinde, sigara dumanlarının içinde, yağmur damlalarının arasında.

Bir kadın ve bir erkeğin aşk öyküsüdür film. Hem çok sade hem çok görkemli.

Maggie Cheung’un zarafeti, ölçülü tavırları, hüznü, rengarenk elbiseleri, aklınıza mıhlanan Yumeji’s Theme ve merdivenler, merdivenler ve kaçamak bakışlar, Quizas Quizas Quizas ve kırmızı manto.

Hiç dile getirilmeyen bir aşk, beden dilinden ve yüz ifadelerinden bu kadar mı muhteşem anlatılır. Aralarındaki tek temas elele tutuşmaları olduğu halde, birlikte görüldükleri sahnelerdeki o yoğun elektrik, ağır erotizm ve tutku bu kadar mı hissettirilir seyirciye.

Aslında Wong Kar wai iki karakter arasında sevişme sahneleri çekmiş ancak bunları filme koymamayı tercih etmiştir. Bence çok da iyi yapmıştır. İçine cinsellik katmadan, büyülü bir aşkı, tutkuyu çok derin işlemeyi başarabilmiştir. Filmin sonunda Maggie Cheung’un yanında gördüğümüz çocuk Tony Leung’dandır.
Piyasada prim yapan Hollywood filmlerinin yanında bir Uzakdoğu filmi olarak fark yaratır.


Nefesimi kesmiş, boğazımı düğümlemiş, bittikten sonra bir süre konuşamamışımdır.

Aynı tarzda bir sürü elbisem olsaydı, ben hep bahar renklerini giyerdim.
Bu kadar aşık bir adam bana ‘’ Bir bilet daha olsa benimle gelir miydin? ‘’ diye sorsa, onunla her yere giderdim.
Kıyamete kadar bana ait olacak kalbe, kıyamete kadar ait olurdum.



17 Mart 2011 Perşembe

KOKU- DAS PARFUM


Dokunmak, görmek, tatmak, duymak…Hepsi kendi irademizle sonlandırabileceğimiz duyular. Gözlerimizi kapatabiliriz, dokunmayabiliriz, kulaklarımızı tıkayabiliriz, peki 
koku almadan ne kadar dayanabiliriz? Aynı zamanda ‘’nefes’’ demek olan bu duyuyu
ne kadar yönetebiliriz?
Koku almadan ne kadar durabilirsiniz?
Diğer bir deyişle  nefesinizi en fazla ne kadar tutabilirsiniz?
Kokular bizi ne kadar yönlendiriyor?
Bizi burnumuz mu yönetiyor?
Bir kokumuz olmasaydı?...


18. yüzyılda Paris’te, balık kokuları içinde, bir tezgahın altında doğan Grenoille (Fransızca’da kurbağa demektir) inanılmaz bir koku alma yeteneğine sahiptir ancak yaşı ilerledikçe kendisinin bir kokusu olmadığını keşfeder.
Herkesin kendine has olan ten kokusundan yoksun olması ve bu yüzden toplumda fark edilmemesi onu çılgın bir tutkuya sürükler.
Parfüm yapımını öğrenen Grenouille, hassas burnuyla ideal karışımlar elde edip, muhteşem parfümler yaratmaktadır. Ta ki en saf, en güzel kokunun insanlardan geldiğini, insan derisinden elde edildiğini keşfedene kadar…
Bu keşif onu bambaşka bir çılgınlığa götürecektir.


Sosyolojik ve psikolojik tahlillerle ‘’insanı’’ sorgulatırken, soyut bir kavram olan kokudan yola çıkıp, size Paris sokaklarını ter, alkol ve idrar kokularıyla, genç ve güzel bir kızı teninin kokusuyla hayal ettiriyor Patrick Süskind.

Hayatını insanoğlunun ruhunu çözmeye adamış, iç çatışmaların ve günahların derinliklerinde gezen Dostoyevski, yine insanın karanlıklarında dolaşıp, rastladıklarını portreleyen Kafka gibi, hastalıklı bir ruhu anlatırken sizi de bir katili anlama çabası içine çekiyor.

Şaşırtıcı finalinde,o müthiş güç ile; İnsanlarda sevgi uyandırmanın dayanılmaz ve alt edilemez gücü karşısında kalakalıyorsunuz.

Hikaye örgüsü, karakterleri çok başarılıdır ve bugüne dek okuduğum ‘’en iyi son’’ lardan biriyle biten kitaptır.


P.S: Beni kusursuz cümlelerine, Türkçe’mize, Türkçe’sine hayran bırakan çevirmen Tevfik Turan’a teşekkürler.